7 Nisan 2015 Salı

Ege : +1 Gönlümüzün Başkentinden

Bu hafta uzaklardan, limon ve mimoza ağaçlarının arasından, deniz ve turunç kokusu eşliğinde, eşim ve benim gönlümüzün başkenti Antalya'dan yazıyorum. Basın fotoğrafçılığı ile ilgili bir toplantı için Antalya'ya gelmem gerekiyordu. Babaannesi ve dedesi burada yaşadığı için Ege'yi de yanıma almaya karar verdim.



Son yazımda Down Sendromu Semineri’ne katılacağımı söylemiştim. Kısaca ondan bahsedeyim. 5. Down Sendromu Semineri bizim için gayet faydalı geçti. Bilgilerimizi tazeledik, pekiştirdik. Down sendromlu gençlerin konuştuğu paneli hayranlıkla izledik. Tomurcuk Vakfı’nın ritim grubu da kısa bir gösteri sergiledi, o da muazzamdı. Ertesi gün Anıtpark’ta yapılan Down Sendromu Günü Kutlaması’na da katıldık. Down sendromlu çocuk ve gençlerimiz Vosvoslarla Ankara turu attılar. Ege ve biz de arkadaşlarımızla bir araya gelme fırsatı bulduk.

Geçen çarşamba sabahı ilk uçağa binmek üzere erkenden havaalanındaydık. Uçakla ilk yolculuğumuz değildi. Ekim ayında ailece Viyana'ya gitmiştik. Ama bu sefer Ege ile ikimiz ilk defa uçağa binecektik. Viyana seyahatimizde hiç sıkıntı yaşamamamıza güvenerek birlikte gideriz diye düşündüm. Uçaktaki dergiler ve yanımıza aldığımız yeni kitaplarımızla çok rahat bir uçuş yaptık ve Antalya'ya vardık. Sonraki günlerde ben toplantıya katıldım, oğlum babaannesi ve dedesiyle vakit geçirdi.

Söylediğim gibi Antalya bizim gönlümüzün başkenti. Eşimle burada tanıştık, düğünümüz burada oldu. Evliliğimizin ilk 4 ayı Antalya’da yaşadık. Sonra benim işim nedeniyle Ankara’ya taşınmak zorunda kaldık. Antalya’dan sonra Ankara’ya alışmadık, alışamadık. Pek niyetimiz de yok ama hayat şartları yüzünden şimdilik evimiz Başkentte, gönlümüz ise hep kendi başkentimizde.

Burada geçirdiğimiz bir hafta boyunca bir yandan çalışıp bir yandan da Ege ile vakit geçirme fırsatı buldum. Hayat akıp giderken bile doyamadığım, özlediğim oğlumla hasret giderdik. En güzeli de bol yeşil, biraz da güneş yüzü görmemiz oldu. Eşimin dayısının orman içinde, hayatın telaşından uzakta, güzel bir bahçesi var. Ege, annesi çalışırken babaannesi ve dedesiyle, annesinin işi bitince de onunla bahçede vakit geçirdi. Tavuklar, oğlaklar, köpekler, limon ağaçları… Kentte yaşarken bulamadığımız bir nimet bizim için o bahçe. Şehrin keşmekeşinde hem bizim uzak kaldığımız hem de çocuklarımızın göremediği bir hayat var orda. Biz o hayatı özlediğimiz için, oğlumuz da hayatın en doğal halini öğrensin diye koşa koşa gidiyoruz doğaya.


Ege artık elinden tutunca yürümek istiyor. Bu isteğini de bahçenin en kuytu köşelerine yürüyerek bize gösterdi. İlla ki onun istediği yere gidilecek, orası olur mu olmaz mı düşünmek yok tabiî ki… Ama şikayet etmiyorum, Ege’ye de kendime de sözüm var. Yürüsün onlar dünyayı gezerim yürüyerek. El ele bahçeyi bir aşağı bir yukarı turlayıp durduk. Tavukların peşinden koştuk, oğlakları kovaladık…








Son gecemizde de arkadaşlarımız ve kızları Nehir bizi ziyarete geldi. Ege, Nehir’i gördüğüne çok sevindi. Her Antalya ziyaretimizde mutlaka buluşuyoruz ve Ege ile Nehir’i de buluşturuyoruz. Ama Ege, bu sefer Nehir’i çok özlemiş herhalde, arkadaşını gördüğüne çok sevindi. İyi ki geldiler! 
Bu bir haftalık Antalya seyahati, her zamanki gibi çok güzel geçti. Tek bir sıkıntımız oldu. Babasızlık… Ege, babasından hiç bu kadar uzun süre ayrı kalmamıştı. Sürekli babasını sayıkladı. Telefonla konuştuğunda çok sevindi. Neyse ki bu akşam evimize dönüyoruz. Baba-oğul kavuşacaklar, hasret bitecek.



Katıldığım toplantıda fotoğraflarla anlatılan çok güzel hikâyeler dinledim. Çok da etkilendim. Hepimizin objektifine takılan bir sürü kare var hayatın içinde. Bazen tek bir kare, koskocaman bir öyküyü barındırıyor içinde. Gördüğüm fotoğraf hikâyelerinden etkilenerek ben de bu hafta yaptıklarımızı fotoğraflarla paylaşmak istedim sizinle. Gönlümüzün başkentinden sevgilerle…

Ege’nin Annesi

Nur


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...